Kör mü, görme engelli mi?

Sakat Muhabbet
-
Aa
+
a
a
a

Sakat Muhabbet'te Alper Tolga Akkuş, Boğaziçi Üniversitesi Görme Engelliler Teknoloji ve Eğitim Laboratuvarı (GETEM) Direktörü, Sesli Betimleme ve Engelsiz Erişim Dernekleri'nin kurucu üyesi, sakat hakları aktivisti Engin Yılmaz ile 'kör mü, görme engelli mi' sorusu üzerine konuşuyor.

""
Kör mü, görme engelli mi?
 

Kör mü, görme engelli mi?

podcast servisi: iTunes / RSS

Alper Tolga Akkuş: Merhaba. Açık Radyo’ya, Sakat Muhabbet’e, sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoş geldiniz. Ben Alper Tolga Akkuş. Bugün 4 Temmuz 2023 Salı. Bugünkü programımıza destek veren Sayın Mümin Kösem'e de çok teşekkür ediyorum. Bu hafta sakat hakları aktivistlerinin yakından tanıdığı bir ismi ağırlıyoruz. Bu arada ona ulaşmamı sağlayan ve bizim programımıza da 20 Aralık’ta konuk olan Bülent Küçükaslan'a da teşekkür ediyorum. Bülent iletmişti bilgilerini bu haftaki konuğumuzun ve Engin Yılmaz'ı konuk ediyoruz. Kendisiyle Boğaziçi Üniversitesi Görme Engelliler Teknoloji Ve Eğitim Laboratuvarı’nı (GETEM) konuşacağız. Ayrıca Bianet’de 17 Haziran'da çıkan, Ali Dinç imzalı, ‘Sokakta görme engelliye yapılmaması gereken 10 hareket’ adlı bir röportaja katılmıştı kendisi ve bunu da konuşacağız zamanımız yettiği kadarıyla. Engin Bey, Açık Radyo’ya hoş geldiniz. Nasılsınız, iyi misiniz?

Engin Yılmaz: Çok teşekkür ederim. Beni davet ettiğiniz için de çok sağolun Alper Bey. Siz nasılsınız?

A.T.A.: Ben de iyiyim, çok sağ olun. Bu arada Bayram’ı da yeni geçtik, Bayramınız kutlu olsun diyeyim ben buradan. Hem sizin nezdinizde de tüm dinleyicilerimize ileteyim aynı dileğimi.

E.Y.: Ben de tüm dinleyicilerimizin bayramını kutlarım.

A.T.A.: Engin Yılmaz’ı bir tanıtalım istiyorum ben. Kendi geçmişinizi, sakatlığınızı da belirterek aktarır mısınız bize?

E.Y.: Tabii. Engin ben, doğuştan körüm. 1979 doğumluyum bu arada. 2002'de Boğaziçi Üniversitesi'nde Psikoloji ve Rehberlik Psikolojik Danışmanlık bölümlerini çift anadal öğrencisi olarak bitirdim. Sonra aynı üniversitede Bilişsel Psikoloji alanında yüksek lisansımı tamamladım ve yine Boğaziçi Üniversitesi'nde 2016’da yetişkin eğitimi alanında doktoramı tamamladım. Bir dönem rehber öğretmenlik yaptım bir lisede. Sonrasında da 2007'den bugüne kadar da GETEM’in direktörlüğünü yürütüyorum. Bu, benim mesleki kariyerim diyelim. Aktivist olarak kendimi daha çok tanımlıyorum. 2000’li yıllardan beri çeşitli derneklerde görevlerim oldu. Ama 2005’de Engelsiz Erişim Derneği'nin kurucu üyeleri arasındaydım ve başkanlığını da yürüttüm uzun süre. Aynı şekilde Sesli Betimleme Derneği'nin kurucuları arasında yer aldım. Çeşitli platformlarda yer aldım ve halen de belli dergilerde, belli gruplarda yazılarım devam ediyor. O yüzden kendimi aslında daha çok akademisyenden çok aktivist olarak tanımlayan bir kişiyim. Yani öyle söyleyebilirim.



Hangisi uygun: Kör mü, görme engelli mi?

A.T.A.: Sizinle konuştuk ama burada dinleyenler için de sorayım ben size; kör diye mi hitap etsem uygundur, görme engelli mi sizin için? 

E.Y.: Kişi nasıl tercih ediyorsa öyle hitap etmeniz daha doğru bence yani herkesin farklı tercihi vardır, o yüzden ille kesin doğrularla gidebileceğimiz bir konu değil. Ben kendimi kör olarak tanımlayanlar arasındayım. Bunun sebebi de aslında sağırların kendini sağır olarak tanımlama nedenine benziyor. Biliyorsunuz, konuk ettiyseniz belki bahsetmişlerdir Alper Bey, sağırlarda ‘D’ harfini büyük yazma ve küçük yazma tabirinin sebebi şudur; ‘Ben işitme sorunu olan biri değilim, ayrı bir azınlığım aslında, o bir kültür’ diye tanımlarlar kendini. Ben de körlüğü böyle görüyorum yani ben niye kendimi karşıtım üzerinden tanımlayayım ki? Şöyle örnek vereyim; bir sarışın niye kendine  esmer engelli demez? Ben niye kendime görme engelli diyeyim? Yani kendini karşıtı üzerinden tanımladığınız zaman, onu bir norm olarak görmüş gibi olduğuma inanırım ben, öyle inananlardan biriyim. Ben körüm. Bu bir karakteristik bana göre.

Kenneth Jerrnigan, ünlü bir kör aktivisttir. National Federation of the Blind’ın (NFB) da başkanlığını yürütüyor. Onun çok güzel bir konuşması var 1983’de. Körlük bir karakteristiktir; ne eksiktir, ne fazla. Tabii ki her karakteristiğin olduğu gibi onun da sınırları var. Örneğin 1.70 boyunda iseniz, 2 metre boyunda değilsiniz demektir. Bunun gibi düşünün meseleyi. Ama bu diğerlerinden beni eksik ya da fazla yapmaz. O yüzden körlüğü ben bir engel olarak görmüyorum, bir durum olarak görüyorum, bir fark olarak, aslında bir insan çeşitliliğinin bir parçası olarak görüyorum. O yüzden de engelli tanımını reddediyorum. Ama buna karşın insanlar kendilerini bu şekilde, görme engelli olarak da tanımlamak isteyebilir. O da ayıp değil, kusur değil. O da onların kendi tercihi.

A.T.A.: Ben de öyle düşünüyorum. Zaten programın adı Sakat Muhabbet. Bizim de amacımız, o algıda ki şeyi değiştirmek.

E. Y.: Bu arada tanım çok güzel; ‘Sağlamcılığa karşı kör topal muhalefet.’ Çok doğru yerde ve aynı çizgide duruyoruz.

A.T.A.: Oradaki nirengi noktası şu. Yani görme engelli ya da kör kendine ne diyorsa o, sağır ne diyorsa o. Ama sağır olmayan, kör olmayan, sakat olmayanlar diyor ki, ‘Hayır, sakat deme kendine.’ Yani biz kendimize ne diyeceğimizi sağlamcılara mı sormak zorundayız? Aslında bu olayın başka bir noktası.


E.Y.: Aslında çok önemli bir konu. Ona bile başkaları karar veriyor. Benim kendime nasıl hitap etmem gerektiğini, kendimi nasıl adlandırmam gerektiğine bile sizler karar verme cüretinde bulunuyorsunuz aslında. En temel mesele bu. Yani o kadar kendi üzerimde söz sahibi değilim onlara göre. Konuşmamız gereken şeylerden biri bu. Bu arada Bülent Abi’den de bahsettiniz, kendisine çok teşekkür edeyim ben. Bu konularda bir çok şeyi biz de ondan öğrendik zamanında. Beni de size önermiş, tekrar buradan da saygıyla kendisine selam gönderiyorum.

A.T.A.: Ben de teşekkür ediyorum kendisine. O da ‘Sakat Oturan Boğa’ diyor kendisine. Onun da adını anmış olalım buradan. Şimdi Bianet’deki röportajınızla bağlantılı olarak biz sizinle konuştuk bu programı yapacağız diye. Dediniz ki siz, ‘Her zamanki şeyler işte’. Her zaman bir şeyleri biz sakat camiası olarak biliyoruz ama sağlamcı olanlar da var. Orada, sokakta bir köre ne yapılıyor ve o yapılanlar nasıl yanlış gibi konular vardı, onları özetleyelim mi? Ali Dinç’e de buradan teşekkür edeyim ben, Bianet’e de teşekkür ederim. Bianet, engelli hareketini, sakat hareketini ve bu hareketin şeyini çok fazla haberleştiren bir medyum. Buradan bir teşekkür edeyim ben Bianet'e de.

Üstenci Yardım / Bağımlı, Cinsiyetsiz ve Yetersiz Algısı

E.Y.: 
Ben de teşekkür ediyorum. Gerçekten sürekli yeni haberler, insanlarla bu konuda röportajlar ve bir de gerçekten bu alanda söz sahibi insanlarla röportajlar yapıyor. Aslında Alper Bey, o röportaj bundan bir yıl önce. Bir gün işe doğru geldim. Kantinde oturup bir kahve içerken yine sürekli yaşadım ya bunları böyle bir şey yazayım demiştim. Öyle tweet dizisi yapmıştım ‘on hareket’ diye. Sonra onun devamını da getirdim hatta. Onu Ali Bey bulmuş demek ki bir yerlerden. Twitter'da bulup ondan sonra ‘Bu konuda bir röportaj yapabilir miyiz?’ diye sordu ve röportajdan sonra o tweet etkileşim aldı ilginç bir şekilde. O zaman kimse okumamıştı, sadece kendi arkadaşlarımız okuyordu. Aslında ana akım medyalarda bazen haberleştirilmesi iyi oluyor insanlara mesajlar vermek adına. O yüzden Ali Bey’e bir daha teşekkür edeyim o noktada. 

Şimdi bu hareketlerin aslında temeli şu; biliyorsunuz, bir sürü farklı sakatlık türü var. Körlük belki de içlerinde en az görülen durumlardan bir tanesi. Yani sağır sayısı çok daha fazla mesela, tekerlekli sandalye kullanıcıları var belli bir ölçüde. Aslında böyle çok da görülmemekle beraber, 1992 araştırmalarına göre körlük, kanser ve AIDS’ten sonra insanların en çok korktukları, başlarına gelmesinden en çok korktukları durummuş. Bugün belki Covid falan da çıkabilir ama ‘ben yeter ki şunu olayım, kör olmayayım’ diye bir korku var. Niye? Çünkü göz teması kuramadıkları için insanlar büyük bir korku içinde yaşıyorlar yani bu büyük bir kaosmuş gibi geliyor. Şimdi öyle olunca, kendisi körlüğü öyle görünce benim de o şekilde yaşadığımı sanıyor. Yani karanlık bir dünyam var sanıyor ve o dünyada sürekli korkular, tedirginlikler içerisinde yaşayan bir birey olduğumu varsayıyor. Zaten sakatlara karşı belli stereotip davranışlar var. Bununla ilgili de çeşitli araştırmalar var. Bağımlı, cinsiyetsiz ve yetersiz gibi üç temel şey var. Hangi sakatlığa sahip olursanız olun, toplumun size yapıştırdığı etiketler aslında bunlar. Bunları böyle görünce, bir de körlüğü en korkulan şey olarak da görünce ne yapılıyor? Ya sanki cüzzamlı bir şey görmüş gibi, bulaşıcı bir hastalığın varmış gibi kaçıyor senden, ya da senin iznin olmaksızın üstenci yardım dediğimiz şeyler yapıyor. Yani ne yapıyor mesela? Olmadık yerde koluna giriyor. Sen iste ya da isteme, sana dokunmaya çalışabiliyor. Arkadan tutup itmeye çalışıyor. Ama burada sen gerçekten bunu istiyor musun, istemiyor musun? O konuda bir yardıma ihtiyacın var mı, yok mu? Buna bakmıyor bile. Çünkü zaten onun kafasında sen otomatik olarak yetersiz ve bağımlı olduğun için, o bir şekilde seni bu bunalımlı hayattan kurtardığını varsayıyor kendi içerisinde. Temel problem de orada çıkıyor. Böylelikle ne oluyor; ben kendim yolumda giderken, bir şey yaparken bir sürü benzer davranışla karşılaşabiliyoruz. Yani temel noktayı bunun üzerinden okumak lazım. Yoksa tek tek şunu yapalım, bunu yapmayalım üzerinden gitmenin ötesinde, ben yolumda yürürken siz müdahale ettiğinizde aslında iyilik yapmıyorsunuz; aksine benim bilişsel haritamı engelliyorsunuz. Çünkü ben o yolda giderken kafamda belli belirteçler var. Mesela üçüncü yerden sağa döneceğim veya beşinci tümseği geçince ilerleyeceğim gibi bilişsel haritam var. Sen bir şekilde beni bir tarafa çektiğin zaman, hem de benim iznim olmadan, en iyi niyetle yaptığın şey beni bilişsel haritamdan mahrum bırakıyor ve esas gidebileceğim yolu gitmemi engelliyorsun. 



‘Sakatsın ama mutlusun!’

A.T.A.: 
Bu çok sık yaşanıyor. Ben de 1973 doğumluyum. Üniversiteye giderken İngilizce kursuna da gidiyordum o sıra. Kursta da tıpta okuyan genç bir kadın vardı, arkadaşım. Bir gün bana, ‘Alper, ben çok şaşırıyorum sana’ dedi. ‘Niye?’ diye sordum. ‘Sen mutlusun ama sakatsın’ dedi bana. Soruyu hala çözemedim biliyor musun? Yani ne sorduğunu hala anlamadım. Aradan 30 sene geçti, belki daha fazla ama orada ne demek istedi hala anlamadım. Kaldım böyle, bakakaldım. İkisinin arasında bir ilinti yok çünkü.


E.Y.: Şöyle bir durum var, bununla ilgili çeşitli araştırmalar da yapılıyor Alper, literatürde de geçiyor tam size söylenen şey. İnsanlar sakat birinin çok bunalımlı, çok kaotik bir hayat yaşadığını ve asla bu haliyle mutlu olmaması gerektiğine inanıyorlar. Hatta yaşam beklentileri anketi diye bir araştırma yapılıyor. Bunu sadece kafalarını oynatabilen, onun ötesinde vücudunu kullanamayan kişiler ve bunların bakıcılarıyla yapıyorlar. Bakıcıların %80’i diyor ki, ‘Bu adamın yaşam beklentisi çok düşüktür, mutsuzdur’. Bir de bu sakat insanlara soruyorlar ve onlar ‘Yok’ diyor. Yani diğer sıradan insanların yaşam beklentilerinden bir farkı çıkmıyor. Ama toplum seni mutsuz görüyor. 

Bu şöyle bir duygu; yani empati kavramı vardır ya, göz bağlama gibi, ben olsaydım hiç bir şey yapamazdım düşüncesi, ben bu halde olsaydım veya bir anlığına gözlerimi kapatıyorum ve nasıl olduğunu bilemiyorum düşüncesi... Öyle değil halbuki! Yani sen onu 10 saniyeliğine veya 20 dakikalığına yapıyorsun. Halbuki ben onu doğuştan ya da on yıllardır yaşıyorum. O yüzden benim hayatım onun üzerine kurulu değil aslına bakarsanız. Bunu zaten biliyoruz. Aslında bizi mutlu ya da mutsuz yapan sen yolda yürürken önüne bir tane çekilen araba. Kaldırımın ortasına park ediyor araba ve o araba yüzünden yola inmek zorunda kalıyorsun ve o zaman bir tehlike yaşıyorsun. Ya da bir tane internet sayfasına giriyorsun, bir güvenlik kodu çıkıyor ve erişilebilirlik sorunu olduğu için alışverişini tamamlayamıyorsun. Seni bu mutsuz ediyor. Yoksa kör olmak, sağır olmak, topal olmak doğrudan mutsuz etmiyor ki. Ama bunu topluma anlatmak çok kolay değil. Bunun da nedeni genelde birlikte değiliz yani farklı farklı alanlarda yaşıyoruz. Daha fazla birlikte birbirimizle paylaşıyor olsak, aslında bunu daha az yaşarız. Ama orada da şöyle bir sıkıntı var, insanlar şunu da diyor, size de demişlerdir mutlaka, bana diyorlar ki; ‘Ya sen hiç kör gibi değilsin.’

A.T.A.: Bana şu deniyor; ‘Ben seni sakat görmüyorum.’ Bir de bu sözün körlükle bağlantısı var, görmüyorum diyor ya. Sonra buna bir de sevinmemi bekliyor. Ben sevineceğim, söyleyen kişi öyle zannediyor. 

E. Y.: Çünkü bunun anlamı şu aslında; kafasındaki seninle ilgili o sakat önyargısı değişmiyor, sadece seni o gruptan çıkarıyor kendine göre. Yani onlar zaten hala öyle ama sen farklısın güya, ‘Bak sen bana benziyorsun’ gibi. Tabii bu insanlar bunu bilinçli yapmıyorlar ama hani nereye gittiğini biraz o anlamda düşünmek lazım. Bunlar tamamen o demin dediğim ön yargıların sonucu olarak karşımıza çıkan durumlar.

A.T.A.: Şimdi Açık Radyo'nun ortalarını da geldik. Laf lafı açtı. Bir müzik arası veriyoruz. Siz bir şey seçtiniz mi? Ne dinleyelim sizin için programda?

E.Y.: Eşimle konuşuyorduk, eşim Sevda da çok güzel söyler. Ona da buradan selam gönderiyorum. Eğer çalabilirseniz Barbra Streisand’ın “Memory” diye bir şarkısı var, onu çalma şansınız olursa süper olur.



Boğaziçi Üniversitesi Görme Engelliler Teknoloji Ve Eğitim Laboratuvarı (GETEM)

A.T.A.:
 Evet, Sakat Muhabbet’e devam ediyoruz. Engin Yılmaz konuğumuz. İlk bölümden sonra şimdi Engin Bey'in direktörü olduğu GETEM’i konuşalım. 2006'da açıldığını okudum ben haberlerde. 2006'dan beri içinde misiniz? Ne amaçla, ne saikle hayata geçti ve bu 17 yılda neler yaptı GETEM? 


E.Y.: Evet, asıl işim benim aslında yani full time işim. Şu ana kadar konuştuklarımız aslında asıl işim değildi, asıl işime geldik. GETEM, 2006’da kuruldu. İlk kuruluşunda ben yoktum. O zaman rehber öğretmenlik yapıyordum. Ama fikir babası Civan İlci, - ona da buradan selam gönderelim - Fikret Adaman ve Boğaziçi Üniversitesi'ndeki Hande Sart ile beraber kurdukları çok güzel bir yapı GETEM. 

GETEM’in esas amacı şu; aslında körlük dediğimiz şey, dedik ya ne zaman bir engele dönüşüyor diye, örneğin, mürekkep baskılı eserler nedeniyle yani çıkan kitapların, gazetelerin, makalelerin çoğu mürekkep baskılı halde basılıyor. Bu da senin bu eserler içindeki bilgiye erişimini engelliyor. Peki ne yapacağız bunun için? Bu kitaplar sesli olarak okutulabiliyor ya da Braille alfabesiyle basılabiliyor ya da yeni dönemde elektronik ortamda yapılabiliyor. GETEM, bu ihtiyaca binaen doğan çeşitli kuruluşlardan bir tanesi. Tabii ki ilk değil ama şöyle bir önemi var GETEM’in; GETEM ilk kez 2000'li yıllarla beraber var olan eserleri internet ortamına taşıdı. Yani artık körler de kitaplarına internet üzerinden erişebiliyor. Nasıl üretiyoruz? GETEM’de gönüllü okuyucularımız var, beş bin, hatta altı bine yakın gönüllü okuyucuyla şu ana kadar çalışmıştı 2006'dan bu yana. Bu gönüllü okuyucularımızın seslendirdikleri eserler yardımıyla kataloğumuzda 45 binin üzerinde eser var. Bunların içinde bir tek sesli kitap yok. Aynı zamanda metin kitaplar da var yani elektronik ortamda, bilgisayar ortamında üretilmiş word ya da PDF formatlı kitaplar da var. Bazen yayınevlerinden alıyoruz, bazen de görme engelli arkadaşlarımız ya da gönüllülerimiz tarafından taranıyor. O taranan kitaplar Optik Karakter Tanıma (OCR) yardımıyla bilgisayar ortamına dönüştürüyor. Bu kitaplardan oluşturduğumuz bir kataloğumuz var burada ve GETEM 2006'dan beri bu sayıyı hızla arttırdı. O zaman 300 üyesi vardı, bugün ise dokuz bine yaklaşan bir kör üye sayımız var. Dediğim gibi, beş binin üzerinde gönüllü okuyucumuz var. 

Bir tek biz yapmıyoruz tabi kitap seslendirmeyi yani bir sürü kurum var. Onları da buradan adlarıyla sıralayalım; Örneğin Milli Kütüphane, Ankara'da çok önemli bir hizmet yapar. Yine İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne (İBB) bağlı Atatürk Kütüphanesi var, Körler Kütüphanesi var. İzmir'de Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı var. Kadıköy Belediyesi'nin bir kütüphanesi var gibi. Birçok kütüphane de bu kitapları üretiyor. Ama bizi bunlardan bir tık farklı yapan şöyle bir şey, siz nerede oturuyorsunuz Alper Bey?

A.T.A.: Ben Mersin'de yaşıyorum.

E.Y.: Mersin'de yaşıyorsunuz. Mesela siz de bize kitap okuyabilirsiniz Mersin’den. Kendi oturduğunuz evinizde, kendi bilgisayarınızda mikrofonunuz varsa ya da telefonunuzun, akıllı telefonunuzda kuracağınız bir uygulamayla sizler de bir e-kitap okuyabiliyorsunuz. Tek yapmanız gereken, GETEM sayfasına gidin, orada gönüllü okuyucu olmak istiyorum diye bir bağlantı var. GETEM’i de Google'da aradığınızda direkt karşınıza çıkıyor, ilk karşımıza çıkan sonuçlardan bir tanesi. Buraya girdiğinizde göreceksiniz. Bize önce beş dakikalık bir deneme kaydı gönderiyorsunuz ve biz de bu deneme kaydını inceliyoruz. Eğer onaylarsak yani kayıt kaliteniz, oturduğunuz yer, ortam doğru ise diyoruz ki, ‘Tamam, kaydınız uygun.’ Bir üyelik yapıyorsunuz GETEM’e ve daha sonra kitap seçiyorsunuz. O kitapların arasında körlerin talep ettiği kitaplar var. Orada bayağı bir kitap var, oradan seçmenizi öneriyoruz. Önemli olan daha önce seslendirilmemiş olan bir eseri seçmeniz yoksa herkes Küçük Prens’i okumaya çalışıyor. Yani öyle düşünün, mümkün olduğu kadar fazla sayıda eseri bu şekilde herkese erişilebilir hale getiriyoruz. Şunu da belirteyim; aslında zaten kendi kendine var olmaması gerektiğine inanan bir kuruluş GETEM. Yani bizim hedefimiz günün birinde GETEM diye bir kuruluşun olmaması. Böyle bir şeyi niye amaçlıyoruz? Eğer yayınevleri çıkarttıkları her eseri erişilebilir formatlarda bize sunuyor olsalardı, GETEM diye bir yapıya gerek kalmayacaktı zaten. Ben de herkes gibi gidip kütüphanelerden ya da yayınevine gidip veya herhangi bir kitapçıya gidip istediğim bir kitabı alıp, onu okumaya başlıyor olabilecektim. Maalesef bugün o noktada olmadığımız için GETEM ve benzeri kuruluşlar bu açığı kendilerince yani biraz taşıma suyla değirmen döndürerek kapatmaya çalışıyorlar.



Görsel Betimleme

A.T.A.: 
Benim aklımdaki bir şeydi, sizinle paylaşayım; Sakat Muhabbet’i Kasım'da başlattık Açık Radyo'da. Ben mesela görsel betimleme hiç yapmıyorum afişlerde. Hep aklımda var yapmam lazım mı, yapmalı mıyım? Görsel yani çok detaylı yazıyorum açıklama kısmını. Programın içeriği, hangi şarkyı seçtik gibi detay veriyorum ama o afişteki görseli betimlemiyorum ve betimlemedim de şimdiye kadar. Burada hatalı mıyım ben, betimlemem gerekir mi? Orada da şunu düşünüyorum. Betimlesem sadece görme engelliler için betimleyeceğim ama görme engelli olmayanlar da var. Kafamda bir soru işareti vardı, onu sizinle de paylaşmış olayım. 

E.Y.: Güzel oldu bunu söylediğiniz. Aslında buna benzer şeyleri paylaşanlara da ileteyim. Şimdi gerek bütün sosyal medya sistemlerinde, X, Instagram, Facebook farketmez, üçünde de ve diğerlerinde de koyduğunuz bir görsele alt açıklama dediğiniz bir şey ekleyebiliyorsunuz. Bu alt açıklama dediğiniz şey zaten orada yazıyor. Alt açıklamayı eklediğiniz zaman, alternatif metin diye bir şey olarak geçiyor ve eklediğinizde göreceksiniz orada. Örneğin Instagram'ın gelişmiş sekmesine girdiğinizde orada doğrudan alternatif açıklama bölümü var. Bunu eklediğiniz zaman görmeyenler de ekran okuyucu programlarıyla görüyorlar o betimlemeyi. Yani görenler görmüyor. O yüzden size de o metinde ne alaka demeyecek gören kişi, oradan başlayalım ve evet bunları betimlemeniz değerli. Orayı kullanan bir sürü insan var ve o yüzden bunları betimliyor olmanız, birkaç cümleyle de olsa bunlara küçük bir betimleme yapıyor olmanız, kişilerin kendilerinin var sayıldığını hissettiriyor. Bu nedenle o tür betimlemeler çok değerli. Özellikle bu alanda olan biri olarak yapmanızı şiddetle öneriyorum. Dediğim gibi bunu alternatif metin kısımdan yaptığınız zaman bunu ekran okuyucu programları yardımıyla yalnızca körler görmüş oluyor..X'de direk görüyorsunuz zaten alternatif metin diye. Facebook ve Instagram'da da biraz daha fazla bir artı yapmanız gerekebilir.


A.T.A.: Bunları da herkes duysun. Ben de bilmiyordum, öğrendim. Bilmeyenler arkadaşlara iletmiş olalım.

E.Y.: Bir de şunu ben istemiyorum; yani insanlar bazen sadece körler ile ilgili bir paylaşım yaptığı zaman onu betimliyor. Niye ya? Ben bir tek onlarla ilgili mi yaşıyorum yani. Dünyadaki başka şeyleri okumuyor muyum yani? Bu yüzden bunu tutarlı yapmak lazım. Yani bir kere yapayım, dostlar görsün değil. Onu bir refleks haline getirmek, hatta alışkanlık haline getirmek bizim de bu noktadaki hassasiyetimizi görmek anlamında faydalı oluyor. İleride belki bu konuda yapay zeka betimlemeleri çok gelişir. Günün birinde belki de bu durumu biz kendimiz karşılayabiliyor olacağız. Ama şu an henüz o noktanın birkaç adım gerisindeyiz. Bir de bunu şöyle düşünün yani bir arkadaşınızı düşünmek gibi düşünün. Benim yerime gözünü bağlayacağını diyor ya insanlar, valla esas dayanışma budur aslında. Yani istemediğim zaman benim kolumdan tutup çekmek değil. Esas dayanışma, ‘böyle yerlerde körler de var, onlara da bu içeriğimi ulaştırmalıyım’ düşüncesidir. O zaman o dayanışmayı hissetmiş oluruz.

A.T.A.: Engin Yılmaz idi konuğum bu hafta. Engin Bey, çok teşekkür ediyorum konuk olduğunuz için Sakat Muhabbet’e. Son olarak neler söylemek istersiniz dinleyicilerimize?

E.Y.:  Farklılıklarımızdan utanmayın arkadaşlar. Hepimiz farklıyız ve farklı olmak güzeldir aslında, bizi zenginleştirir, çeşitliliğimizi arttırır. Herkes aynı olsaydı çok monoton bir dünyada yaşardık. O yüzden sakatlık da bir farklılıktır. Öyle düşünürseniz hayatımız çok daha yaşanabilir bir hale gelecek.

A.T.A.: Çok çok teşekkür ediyorum Engin Bey. Engin Yılmaz idi konuğum. Kendisiyle Bianet’teki röportajı konuştuk ki Bianet’teki o röportajı da ‘Sokakta görme engelliye yapılmaması gereken 10 hareket’ başlığıyla okuyabilirsiniz. Engin Bey ile GETEM’i de konuştuk ve tabii iki sakat bir araya gelince başka konulara da girdik ister istemez. 

Sakat Muhabbet’e öneri, istek ve şikayetlerinizi [email protected] mail adresinden ulaştırabilirsiniz. Instagram'dan ve X'den de bizi takip edebilirsiniz. Ben bu haftaki programı destekleyen Mümin Kösem’e tekrar teşekkür ediyorum. Sakat Muhabbet’in yeni bölümünde görüşmek üzere hoşça kalın diyorum.